FİLLER TEPİŞİRKEN ALTTAKİ ÇİMEN OLMAK

401

FİLLER TEPİŞİRKEN ALTTAKİ ÇİMEN OLMAK

Bazılarına göre en sığ siyasi sloganlardan biridir; toplumları apolitize eden bir söylemdir bu yazının başlığı. Ama bir Kıbrıslı Türk olarak apolitze olmak bir yana, politikanın derinliklerine savuruyor o slogan beni. Çünkü anlamak istiyorum, neden bu filler hep bizim cenahta tepinip dururlar ve ne için ezilenler de biz oluruz diye. Tarihi boyunca büyüklerin “oyun alanı” adamın Afrodit’le anılması da manidar. Gelenle gidenlerin hep üzerinden nasıl geçtiğinin veya büyüklerin hırsla dolu doyumsuz şehvetlerinin betimlemesi midir bu?!..

Kıbrıs, Osmanlı yönetimi altında 308 yıl idare edilmiş bir ada. Yüz yıllardır başından geçmedik şey kalmayan bu güzelim toprağın bir de “kiralık” olmuşluğu vardır geçmişinde. Dönemin en güçlü ülkesine “kiralandığından” bahseder resmi tarihimiz.1878 yılında İngiltere’ye kiralanmış 98 bin altın karşılığında. Çocuk aklıma bile sormuştum kendime, kiralanmanın süresi neden yoktur diye. Sonradan öğreniyorum gerçeği. Kıbrıs kiralanmamış ama satılmış. Hem de kimin tarafından? Bazılarının “Ulu Hakan” dediği Padişah II. Abdülhamit tarafından. Biz hala Kıbrıs sorununu konuşuruz. O’nun zamanında neler kaybedilmemişti ki; Mısır, Girit, Tunus, Sudan, Teselya (Orta Yunanistan’da bir bölge), Niş, Habeşistan, Romanya, Karabağ, Bulgaristan, Bosna-Hersek, Artvin, Kars, Ardahan, Van’ın bir bölümü …

Sadece toprak kaybı mı oldu II. Abdülhamit döneminde? Hayır, Kıbrıs’ın satılışından bir yıl sonra, bir 10 Kasım günü “rüsumu sitte” sözleşmesini yaptı. Osmanlı hazinesinin önemli gelirlerinden olan ve birçok üretimden alınan vergi kazançlarını devletin borçlu olduğu Galata bankerlerine ve İngiliz-Fransız ortaklı Osmanlı Bankası’na verdi. Mustafa Kemal’in doğduğu yılın 20 Aralık’ında ise Muharrem Kararnamesi ile bir İLKe onay verdi. Böylece devletin ekonomik faaliyetlerinin yönetimi yabancıların kontrolüne geçmiş oldu. Ve sonuçta “Düyun-u Ummumiye” kurulmasına ses bile çıkararılamayarak onaylandı. Akıllara Kıbrıslı Türklerin en karanlık dönemlerinde, ABD Dışişleri Bakanı Robert McNamara’nın 18 Mayıs 1966 tarihli açıklaması geliyor: “Ülkelerin ekonomik durumları ile çatışmalara dahil olması arasında direkt ve sabit bir ilişki vardır” . Kıbrıs Barış Harekatı döneminde de aynı görevde bulunan McNamara’nın Harekattan 12 yıl önce söyledikleri, bir bakıma Kıbrıs sorunu özelinde de geçerli değerini bulmuş oluyordu.

Zaten II. Dünya Savaşı sonrasından Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1960’lı yıllara gelinceye kadar “dekolonizasyon”un da etkisiyle çoğu eski sömürge olan birçok devlet bağımsızlığına kavuşmuştu.. Bu devletlerin ortak bazı özelliği vardı.. “Azgelişmiştiler” ve dünya zenginliğinin %10’nuna sahip olmalarına rağmen, dünya nüfusunun üçte ikisini oluşturuyorlardı. Çoğu eski sömürge olan bu devletlerin bağımsızlıklarını kazanmaları ile birlikte sınır sayısı ve dolayısı ile potansiyel cephe sayısında artış görülmüştür. Ayrıca sayıları 69 olan devletlerin dökümü incelendiği zaman başka benzerliklerini de görebiliyoruz. Mesela, büyük bir çoğunluğu İngiliz veya Fransız eski sömürgesi ve günümüze kadar olan süreçte yine büyük bir çoğunluğu çatışma veya savaşlardan kurtulamamış, derinlikli sorunlar içinde ayakta durmaya çalışan ülkelerdir bunlar. Eski sömürgecilerinin hala bu ülkelerden el-etek çektiği de söylenemez. Bu da tüm sorunlarının kaynağını teşkil ediyor gibi. Üstelik ABD’nin süreç içerisinde “palazdan şahinliğe” olan evriminden sonraki dönem, bölgedeki halklara tam bir kabus yaşatmaktadır. 20’nci yüzyılda sonlandığı sanılan sömürgeler düzeni, 21’nci yüzyılla birlikte çeşitli örtü-kılıklarla gizlenmeye çalışılan “yeni sömürgecilik” siyaseti ile yeniden formatlanmakta ve uygulamaya konmaktadır. Küreselleşme, demokrasi, ılımlı İslam, medeniyetlerin kardeşliği, insan hakları, yenidünya düzeni, uluslararası topluluk ve onun adaleti gibi kılıklarla yeni sömürgeciliğin yüzü saklanmaya çalışılıyor. Ama artık örtü bu “malı” saklamaya yetmeyecek gibi duruyor. Bu nedenledir ki, Henry Kissinger yine konuşmak zorunda kalıyor…
“Kurallara dayalı bu sistem günümüzde büyük güçlüklerle karşı karşıyadır. Ülkelerin ‘kendi paylarına düşeni yapmaları, yirmi birinci yüzyıl kurallarına göre oynamaları, ya da ortak bir sistemde sorumluluk sahibi paydaşlar olmaları yönünde sık sık uyarı yapılması, sistemin ortak bir tanımının ya da ‘adil’ katılımın ne olacağına dair ortak bir anlayışın bulunmadığı gerçeğini yansıtmaktadır. Batı dünyasının dışına bakıldığında, bu kuralların oluşturulmasında fazla bir rol üstlenmemiş olan bölgeler, bunların şu anki biçimleriyle geçerliliklerini sorgulamakta ve bunları değiştirmeye uğraşacaklarını açıkça göstermektedir” diyor.

Kissinger tespit yapıyor ve uyarıyor.

Bir, Almanya başta olmak üzere AB üyesi ülkelerini, yeterince sorumluluk almaları için. Çünkü bazıları kurallara göre oynamıyor.

İki, dıştaki tehlikeye dikkat çekiyor. Çünkü Batı dışı etkili aktörler yani Çin, Rusya, İran bu sisteme karşı uğraş vereceklerini altını çiziyor.

Tüm bu okumalar neyin habercisi oluyor?
ABD’nin AB’ye de beysbol sopası göstereceğinin..
Öyle de oldu zaten.
AB başat ülkeleri de bu reste karşılığı geçen ay Brexit olayının hemen ardından verdi. ABD’nin AB içindeki “Truva Atı” olarak değerlendirilen İngiltere’nin birlikten çıkış kararına “ güle güle, acele et” dedi. 7-8 Temmuz tarihli NATO Varşova Zirvesi ise tam da Kissinger’in tespitlerine uygun bir gündemle yapılıyor. 28 üyenin özellikle mali açıdan, daha fazla sorumluluk alması ve Rusya’nın Baltık ve Ukrayna ekseninde daha sağlam bir şekilde çevrelemesi. Almanya bu konularda “hizaya” getirilebilir mi? Şimdilik zor gibi duruyor bu…

Peki ama ya Kıbrıs?

Yukarıda özetle anlatılmaya çalışılanlar ışığında kaderi başkalarının elinde; yine ve yeniden.

Her baharında çözüm borusunun öttürüldüğü, mevsim değişikliğinde ise başka baharlara kalan bu “sorun” yine bazıları için sürecek gibi duruyor. Doğu Akdeniz’deki hidro-karbon yataklarının varlığı çözüme katkı olur mu? Olabilir ama kısa vadede çok zor. Kıbrıs meselenin öyle bir sorunu var ki o nasıl aşılacak belli değil. Mülkiyet sorunu hem adil ve sosyo-ekonomik açılardan çözmek her babayiğidin harcı gibi durmuyor adanın reel hayatında…

Türkiye’nin bu konuda ortaya koyacağı hamleler her zamankinden daha bir önem taşıyor. Ama oradaki hükümet kendi elini kolunu bağlamış durumda. Son yıllarda ısrarla izlenen yanlış dış politikaların sonucu olarak. Tam da Yavuz Alogan’ın belirttiği gibi: “Dış politikada denge, mantık ve güven çok önemli. Mecburiyetten kaynaklanmış olsa da ani siyaset değişikliklerinin muhataplar nezdinde inandırıcı olması gerekir. Türkiye bir ayağını Atlantik’ten çekip Asya’ya attı, Rodos Heykeli gibi duruyor. Bu sürdürülebilir değil”

Anlaşılan odur ki, özellikle biz Kıbrıslı Türkler, alttaki ezilen çimen olmaktan bir süre daha kurtulamayacağız.